top of page

Kafamızın İçindeki O Hiç Susmayan Ses: Kime Ait, Kimin Adına Konuşuyor?

30 May
2 dakikada okunur

Günün hangi saatinde olursanız olun, etrafınız tamamen sessizliğe büründüğünde bile susmayan biri var: Kendi iç sesiniz. Fırsat kaçırmışsınızdır, sizi yerden yere vurur. Gelecek belirsizdir, senaryo üstüne senaryo yazar. Bazen de sadece markette ne alacağınızı listeler. Ne olduğunu tam olarak tanımlamak güç. Ama orada olduğu kesin.

Peki, kafamızın içinde dönüp duran bu monolog aslında nedir? Psikolojinin ötesine geçip felsefenin ve sosyolojinin penceresinden baktığımızda, iç sesimizin tek bir tondan ibaret olmadığını, aksine içinde farklı felsefi çatışmaları barındıran çok katmanlı bir yapı olduğunu görürüz. Gelin, bu katmanlara bir göz atalım.


Ruhun Kendisiyle Sessiz Diyaloğu: Sokrates ve Platon


Antik Yunan’a baktığımızda düşünmenin tek yönlü bir monolog olmadığını görüyoruz. Platon bunu "ruhun kendisiyle yaptığı sessiz diyalog" olarak tanımlıyor. Yani düşünmek, tek kişilik bir konuşma değil; zihnin kendi içinde kurduğu bir mahkeme; sorular soruyor, kanıtlar sunuyor ve argümanları tartıyor.

Sokrates ise bu durumu bir adım ileri götürerek "Daimonion" adını verdiği o tanrısal iç sesten bahseder. Sokrates’e göre bu ses, ona ne yapması gerektiğini söylemez; aksine, neyi yapmaması gerektiği konusunda onu uyaran ahlaki bir pusuladır. Bu perspektiften bakıldığında iç sesimiz, bizi erdeme ve doğruya yönlendiren, zihnimizin derinliklerinde ağırladığımız bilge bir tartışma ortağıdır. Tabii bu noktada, pusulamızın doğruluğu ayrı bir tartışma konusu.


Sahne Arkasındaki Filtresiz Benlik: Erving Goffman


Erving Goffman ise bambaşka bir açıdan bakar. Sosyal hayatı bir tiyatroya benzetir: Sahnede rol yaparız, maske takarız, izleyiciye göre konuşuruz. İç ses bu oyunun perde arkasıdır. Hiç kimsenin görmediği o kuytu yer. Kostümü çıkardığınız, rolü bıraktığınız, biraz olsun kendiniz olduğunuz alan. Sığınak gibi bir şey.


Byung-Chul Han: İçimizdeki Patron

Ancak günümüz dünyasında bu güvenli sığınak her zaman göründüğü kadar huzurlu kalmıyor. Byung-Chul Han, çağdaş "başarı toplumu" üzerine kurduğu felsefesinde iç sesimizin nasıl dönüştüğünü bize çok güzel anlatıyor.

Han'a göre dışsal bir baskıcının (örneğin sert bir patronun) yerini, içselleştirilmiş bir sömürü almıştır. Patrona, gardiyana, zorla çalıştıran bir güce gerek yok; çünkü artık o ses içselleşti. Şimdi kafanızın içinde oturuyor ve fısıldıyor: "Daha üretken olabilirdin. Zamanı boşa harcadın. Yeterince gelişemedin." Bizi kırbaçlayan artık başkası değil, kendimiziz. Han buna performans toplumu diyor. Ve bunun nereye gittiğini de söylüyor: Tükenmişliğe. Yani artık iç sesimiz bizi özgürleştiren bir rehber olmaktan çok uzak.

Farklı düşünürlerin iç sesimize farklı perspektiflerden bakış açısı... Bence hepsi aynı anda doğru. İç sesimiz bazen Sokrates'in bilge frenine benziyor, bazen Goffman'ın maskesiz sığınağına, bazen de Han'ın bizi durdurmadan koşturan gardiyanına. Hangisi olduğunu anlamak için bir anlığına durmak gerekiyor. O ses şu an ne söylüyor? Ve kim adına konuşuyor?

Bu soruyu sormak, kendi iç sesimizin kölesi olmakla, o sesi farkındalıkla gözlemleyebilen biri olmak arasındaki ince ama çok önemli bir çizgi gibi geliyor bana.

Yorumlar


bottom of page